19 Mayıs 2014 Pazartesi

BİR ÇOCUKLUK AŞKI------EVA ABLA----( II.Bölüm )…….1950-1960


      AYA EKATERİNİ KİLİSESİ DİYE ÇIKTIK YOLA 
      KOÇO’NUN MEYHANESİNDE  VERDİK MOLA
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
        Aya Ekaterini Ayazma Kilisesinde dualar edip, dilekler tuttuktan sonra, merdivenlerden yukarıya doğru çıkıyoruz.
        Mecburi istikamet…Kilise üstü meyhane...
        Dünyada tek...
        Koço’nun meyhanesinin bahçesindeyiz.
        Kaptan amca kırmızı bir şarap açmış, ufak ufak yudumlayarak bizi masada  bekliyor.
        Mahallenin en havalı, çokça aristokrat, herkese biraz tepeden bakan kişisi olur kendisi...
        Lakin biz onu, beline önlük takmış vaziyette, mutfağın önünde balıkları temizlerken yakalamıştık.
        Elde kanlı bir bıçak, üzerinde lekeli önlük, boyunda bir kravat..
        Karizmada hafif bir hasar oldu. Bundan son derece rahatsız olduğundan eminim.
        Bizi masaya davet etmesinin altında, bunun nedenini açıklama mı yatıyor diye düşünürken, mükemmel bir diksiyonla mutfağa doğru seslendi.
        “Stelyo , Aganaş… Nerdesiniz? Duyuyor musunuz beni?”
        İki adam, mutfak tarafından “ Buyur Kaptan “ diye masaya  koşarak geldiler.
        “Donatın şu masayı..Sokağımın gençleri gelmişler. Şeref misafirim olacaklar.Sabahtan beri çalıştırıyorsunuz zaten beni..Çalıştığım kadarını düşün hesabımdan”
        “Senin çalışmanı paraya vuracak olsak, dükkanı satmakla ödeyemeyiz be Kaptan..Dükkan senin.”
        Cevap tam istediği gibi gelince mutlu oluyor.
        “Çocuklar, bu bey Stelyo Mavros..Bu bey de Atanaş Cano..Çok sevdiğim iki arkadaşım..Koço hakkın rahmetine kavuşunca, ta Gökçeada’dan kalkıp buraya geldiler, meyhanenin yeni sahipleri oldular.Gökçeada nire, Kadıköy nire..Akıllı adam oldukları, beni bile Pazartesi  ve Cuma günleri beleşe çalıştırmalarından belli değil mi?   ”
        Gökçeada denilince Eva Abla'da bir heyecan,bir coşku...
         Stelyo Mavros’a ve Atanaş Cano’ya  öyle bir bakıyor ki sanki karşısında Aleko var. Gözleri ile Ada’nın havasını  koklamaya çalışıyor... Nasıl olacaksa?
         Lokantanın patronları kendi elleri ile masaya servis yaparlarken Kaptan amca Eva’ya
        “Kadıköy’de onca kilise varken, neden burayı  ziyaret ettiğini merak ettim” diye bir soru sordu.
         ”Aya Ekaterini hakkında senin bildiğin bizim bilmediğimiz farklı bir hikmet mi var? “
        “Sanmıyorum..Tüm bildiklerim, Moda'da oturan akrabalarımın anlattığı kadar.”
        “Ne anlattılar?”
        “Burada dua eder, mum dikersem, tuttuğum dilekler bir süre sonra mutlaka ama mutlaka  gerçekleşiyormuş”
        “Bu kadar mı? Bizim Yel değirmeni  Agios Yiorgios Kilisesinde dilekler ret mi ediliyor? Orada ret ediliyorsa, burada, yani Aya Ekaterina’da neden kabul ediliyor? Hakkında en ufak bir bilgi sahibi olmadan, o dedi bu dedi diye gel dilek tut.İnsanoğlunu kandırmak ne kolay..”
        Eva abla,bu kadar az bilgiye sahip olmanın verdiği mahcubiyetle,utangaç bir şekilde başını deniz tarafına çevirdi..
        Stelyo servisi yarım bırakarak öteki garsonları çağırdı. Ellerini masaya dayadı.Eva’ya döndü.
        “Siz bakmayın Kaptan’a..Dua etmek için çok şey bilmenize  gerek yok.Nerede değil, kime dua ettiğiniz önemlidir.Onda inanç falan yoktur.İnançlı olmak güzeldir.İnsanın çaresiz kaldığı zamanlar vardır. Yanında kimseyi bulamadığın günler olur.İşte inanç o zaman yanında olan tek dosttur.O nedenle Tanrı dualarınızı kabul etsin.Siz gelmeye devam edin bence”
       ”Onun derdine Aya Ekaterini deva olamaz ki..” dedi Kaptan.
        Eva bu söze  biraz bozulur gibi oldu.Ne patavatsız bir adamdı şu Kaptan amca..”Dertli olduğumu nereden biliyorsunuz ki” gibi sadece kendisinin duyacağı şekilde fısıldadı.Bozulmayı hisseden  Stelyo hemen tamirata girişti.
       “ Ama fazla bilginin de kimseye zararı olmaz.Aya Ekaterini’yi anlatmamı ister misiniz? Nasıl bir mucize olduğunu görür, hayata hep pembe bakmaya devam edersiniz. Önemli olan umudu kaybetmemek”
        “Ben anlatayım “dedi Kaptan.”Sen işine bak”
        “Sen şimdi olayı, kendi dünya görüşünle  anlatırsın.Elimle tuttuğum, gözümle gördüğüm diye girersin lafa, hanımefendi geldiğine geleceğine pişman olur.Senin misafirlerin benim de misafirlerim sayılır.Müsaade eder misin anlatayım”
       “Buyur.Lakin arada sırada girerim lafa..”
       Şarabından sadece bir yudum aldı.Ağzında yuvarladı.Kırmızı şarap güzel olmalı..Stelyo’da kendine bir kadeh şarap koydu.Eva’ya döndü.
       “Dorotea , sizin  kadar güzel bir kızmış. Güzel olduğu kadar da aydın...Felsefe tahsil etmiş., Matematik, astronomi eğitimi de almış.Yunan filozoflarının hakiki Tanrı üzerine yaptıkları çalışmaları   da çok incelemiş. İnsan eliyle yaptırılan putlara tapınmaya, hele Kral’ın o putlara  kurbanlar adamasına son derece tepki duymaya başlamış. Okudukları ile Kral’ın eylemlerini karşılaştırdığında büyük çelişkiler görüyormuş.Bu sırada bir rahiple karşılaşmış. Dorotea, bu rahibin konuşmalarından etkilenerek İsa’ya inanmış, vaftiz olmuş ve Ekaterini adını almış. Bundan sonra daha büyük bir inançla zalim ve gaddar Kral Maksimius’a karşı çıkmış. Hem de tek başına .. Bu arada yanına halk kitlelerini de çekmeye muvaffak olmuş .Bunun üzerine Kral, onun yanına elli tane hatip göndermiş.    “Davandan vazgeç” demiş. Fakat Ekaterina’yı ikna etmek ne mümkün..Gidenler de üstüne üstlük ikna olup Ekaterini’nin  yanına geçmiş. Kral’ı bir panik, bir korku almış.Kendisine olan tepkiler büyüyor,  Ekaterini’nin yanındaki kitle çoğalıyormuş.Bunun üzerine önce baskı yapmaya  başlamış.Ama Ekaterini bana mısın dememiş, mücadelesine devam etmiş.Bu kez işkence faslı başlamış.Her işkence, her baskı Ekaterini’yi daha da mücadele eder  hale getirmiş.Öyle ki bu direniş sayesinde Kral’ın bazı Aristokratları bile saf değiştirmiş.Kral tepkiyi arttırdıkça direniş daha da güçleniyormuş.En sonunda Kralın eşi dahi bundan etkilenmeye başlayınca , Ekaterini’yi yakalatmış ve herkesin gözü önünde başını kestirmiş.”
        Eva abla iki eliyle ağzını kapatıp bir çığlık attı.
        Kaptan amca kırmızı şarabından bir yudum alırken        
       ”Niye çığlık attın öyle? Yoksa sen hala Azize’yi yaşıyor mu sanıyordun?” derken gülümsüyordu.
         Stelyo “Dedim ya siz bakmayın buna..Sıkılmadıysanız anlatmaya devam edeyim”dedi.
        Eva abla “Lütfen” diyerek devam etmesini rica etti.
         “Onun öldürüldüğünü veya onun öleceğini kabul etmemişler. Vücudunun melekler tarafından Sina Yarımadasının en yüksek dağının, hem de tam tepesine götürüldüğüne inanmışlar..Gel zaman git zaman,aradan üç yüz küsur yıl geçmiş.Doğu Roma İmparatoru Konstantin’in  annesi Helene kutsal yerleri keşfetmek için Orta Doğu’yu dolaşmaya başlamış.Kulaktan kulağa dolaşan efsaneleri dinlemiş,rivayetlere kulak vermiş.Tüm bu araştırmaların  sonucunda Sina Yarım Adasında kutsal bir yer olduğunu öğrenmiş.Helene, tespit ettiği bu yere, kendi adını vererek bir kilise yaptırmış.. Daha sonra Jüstinyen İmparator olmuş. Jüstinyen ise bu kiliseyi bir manastıra dönüştürmüş.İşte tam o sıralarda manastırın bir rahibi, Ekaterini’nin naaşını rüyasında gördüğünü söylemiş.Bunun üzerine orası  araştırılmaya, kazılar yapılmaya başlanmış.Rivayet odur ki, kazı sonucunda  naaş bulunmuş ve olduğu yerden çıkarılarak  bu manastıra getirilmiş.Ardından bu manastırın adı da değiştirilmiş ve Helene Kilisesi adı yerine,  Aya  Ekaterini Manastırı adı verilmiş..Aşağıda gördüğünüz ikonun, işte bu azizeye ait olduğu söylenir.Efsane budur hanımefendi.Bilmiyorum iyi anlatabildim mi?Tanıştığıma   memnun olduğumu ifade ediyor, sizden müsaade istiyorum efendim…Sizi Kaptan ile baş başa bırakayım.Tanrı  aslında şimdi size kolaylık versin.”
        “Çok etkileyici bir efsane..Çok ta güzel anlattınız  Bay Stelyo.Ben de memnun oldum”
        Anlatılanları hep küçümseyerek dinleyen Kaptan amca ,araya girmemek için kendini zor tutmuştu.
        “Nihayetinde bir efsane işte..İnancınıza tabi ki saygım var. Lakin bu efsane de,  her anlatanın üstüne kendinden bir şeyler katarak anlattığı,kulaktan kulağa bugünlere gelen bir mucizeler yumağı..İnsanlar gerçek olanı değil de, olmasını istediğini,  doğa üstü güçlerle süsleyip püsleyip  her cümlenin sonuna “miş-mış “ ilave ederek, böyle  efsaneler üretirler. Aya Ekaterini sizce sadece Hıristiyanlığı yaymak istediği için mi onu ölümsüz yapmışlardır, yoksa zalim krala baş kaldırdığı için mi..? Tarih acımasızları minnetle anmaz.Diktatörlerin, zalimlerin karşısında her kim dimdik durursa, halk onun hakkında mucizevi hikayeler üretir.Efsanelerin tümüne bakın.Bir ezen hükümdar ve bir ezilen halk vardır.Bir de ezilmeyen, başkaldıran,karşı koyan, isyan eden , savaşan bir kişi vardır.Yani efsane kahramanı..Acımasız Vali Gessler’e karşı koyan Wiliam Tell, Bolu Bey’ine kafa tutan Köroğlu, Kızılderili efsane Geronimo hepsi  de mucizeler üreten destan kahramanları değil midir? Aya Ekaterini dini bir kişilik olduğu için mucize üretmesi  daha kolay, daha uhrevi oluyor. Hepsi bu..”
        Şarabından bir yudum daha aldı.
        “İnancına sonsuz saygım var.Bunu peşinen söyleyerek şimdi  sana sorayım . Bir insan niye dilek tutar da bir mucizeden umut bekler. Ya şifası olmayan bir hastalığa yakalanmıştır,tıbbın çaresiz kaldığı noktada  derman aramaya gelir.Ya da asla kazanamayacağı miktarda parayı bulmak için..Almıştır bir milli piyango bileti..Çıkma şansın yirmi milyonda bir..Yani şansın mucize..Sözün özü, olması mucize bir dilek  için,aslında olmayan  mucize bir kişiden ,mucize yaratması beklenir.”
        “Ailecek sağlığımız yerinde.Maşallah turp gibiyiz. Para ile de pek işimiz olmaz.Aç değil , açıkta değiliz şükür.Benim de mucizelere ihtiyacım yok Kaptan amcacığım ”
        Kaptan amca teşhisi koymuş doktor edasıyla tedaviye başladı.
        “Geriye ne kalıyor...Gönül işi...”
        Eva abla cevap vermedi.Kaptan amca onun kadehine biraz şarap koydu.
        “Bak kızım “ dedi.”Gönül işinin mucizelere ihtiyacı yoktur.Sevmenin kendisi zaten bir mucizedir.Bir insana tutkuyla bağlanmak, dünyaya ve tüm insanlara onun gözüyle bakmak,nereye bakarsan bak,  karşında hep onu görmek, o olmadan da onunla yatıp kalkabilmek, onsuz onla konuşabilmek mucize değildir de nedir..Seven sadisttir. Sevilmekten, karşısındakinin onun için acı çekmesinden gizli bir zevk alır.Seven mazoşisttir de aynı zamanda… Gereksiz naz ve kaprisler yaparak ayrı  kalmaktan ve işkence çekmekten de inanılmaz bir haz alır.Aynı anda hem sadist hem mazoşist olmak neyle izah edilebilecek bir duygudur? Senin yerinde olsam..”
        “Benim yerimde olsanız? “
        “Yüreğini değiş tokuş yaptığın birine kavuşmak için çözümü Kilisede,Camide,Sinagog da aramam.Sana bir nefes kadar yakında..Gökçeada da..Sevdamı orada ararım.Çünkü sevgi  fedakarlık ister.Ayrıldığında, dönüp de hala arkana bakıyorsan, bil ki ona verdiklerini  iade almak istememişsin demektir. Onun sana verdiklerinin de, sen de kalmasını istemişsindir.Unutma ki alıp verdiğin de sıradan bir organ değil.. Kalp yani yürek…Yokluğu insanı götürür”
        “Aşk acısı çektiğim alnımda mı yazıyor? Siz nereden de biliyorsunuz?”
        “İzzettin sokağının cumbaları ne güne duruyor? Her sabah cumbadan cumbaya ilk havadisleri alıyoruz.”
        “ Ne yani? Benim özelim insanların dilinde mi?”
        “İnsanların dilinde olan özelin değil,mutlu olman..Ayrıca mutluluk da özel değil geneldir.Birinin mutlu olması başkalarının da mutlu olmasına vesile olur. Bir gün dene bunu. .Diyelim ki iyi bir gününde değilsin, mutlu bir insana baktığında istem dışı sen de mutlu bakarsın..Herkesin mutlu olmasından başka insanlar da nemalanır.”
        “Başkalarının mutluluğundan kendine pay çıkarmak…Mutlu olsun diye çaba göstermek...”
        “Bizim de çıkarımız var be kızım…(Güler)..Boşuna yapmıyoruz yani…Ayrıca unutma ki , sadece Stelyo’ da, Cano’da Gökçeadalı demiştim.Hem oradan hem buradan  hava hasret kokarsa , o kokuyu bizim de duymamamız imkansız. Kaldı ki hasret kokusu güzeldir.Lakin o kokuyu herkes duymaz.Karanfil değildir, gül değildir. Burnuna dayayıp ta koklanmaz hasret kokusu..Gözler kısılır, derin ama çok derin  bir nefes alınır, verirken ise sanki can gider..”
        “Dış görünüşünüz ile iç dünyanız ne kadar da farklı”
        “Birisi dümenden  diyorsun  yani “
        “Dış görünüşünüze saygı duymak, iç dünyanıza aşık olmak desem…”
        “Birkaç kadeh üzerine bu kadar güzel lafları güzeller güzeli bir kızın ağzından duymak..Kim tutar şimdi beni..Sen iste,Gökçeadayı sırtıma alıp buraya getirir, Haydarpaşa mendireğinin önüne bağlarım.Yeter ki sen iste.”
         Bir hafta sonra idi galiba...
         Eva abla ile yine Aya Ekaterini Kilisesine gittik.
         Koço lokantasına girdiğimizde, karşımıza yine, elinde kanlı bıçak, üstünde kirlenmiş bir önlük,boynunda kravat ile Kaptan Amca balıkları temizliyordu..


         Farklı olarak bu kez yanında Aleko da vardı..

14 Mayıs 2014 Çarşamba

BİR ÇOCUKLUK AŞKI-------EVA ABLA…(I. Bölüm)----1950 – 1960

                   AYA EKATERİNİ KİLİSESİ İÇİN ÇIKTIK YOLA
                   KOÇO’nun MEYHANESİNDE VERDİK MOLA
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

        Eva Abla ile Moda’ya doğru yürüyoruz.
        Abla derim ben ona.. Yirmi iki yaşında..Benden on dört yaş büyük..
        Moda’da ki Aya Ekaterini Ayazması’na  gidecekmişiz.
        Nedense tek başına gitmek istememiş. Annemle konuşup, benimle birlikte gitmek için  izin almış.
        Anlaşılan yanında bir delikanlı olsun istemiş. Koruma gibi..Yani ben..
        Eva abla için koruma olmaya canım feda..
        Lakin bu Aya Ekaterini Kilisesine gitmek de nerden çıktı? Kadıköy’de kilise mi yok?
        Eva ablanın  Moda da oturan akrabaları var. Bu ayazma kiliseden bahsetmişler ona..Artık aralarında ne konuşma geçtiyse, burayı ziyaret etmesini salık vermişler.
        Otuz  ya da otuz beş yıl önce, Rum balıkçılar tarafından bulunan bir ayazma imiş burası....Balıkçılar, Moda İskelesinin tam karşısındaki kayaların içinden   adeta fışkıran  bir su görmüşler. Önce anlam verememişler. Ama daha sonraki günlerde de bu suyun akmaya devam ettiğini görünce kaynağını merak etmişler.Yapılan başvurular sonucunda burada kazı yapılmış..Kazı sonucunda tarihi bir yapının temellerine ulaşılmış.Araştırmalar derinleşince buranın eski bir kilise olduğu anlaşılmış.En önemlisi  de, kazı esnasında bir Aya Ekaterini ikonuna  rastlanmış. Kalıntı hemen koruma altına alınmış.Küçük bir onarımdan geçirilmiş. Üzerine ahşap bir yapı inşa edilerek, Ortodoks Rum  Kilisesi  olarak ibadete açılmış. Her Pazartesi  bir papaz gelir, dualar okunur, dilekler tutulur, mumlar dikilir olmuş.
       Mış, mış, mış…Eva abla keşif hikayesini güzel anlattı da, buraya gidişimizin sebebini bir türlü anlayamıyorum.
       Bizim Yel değirmeni semtinde  Agios Yiorgios Kilisesi var.Sotiri teyze hep oraya gider.
       Cevap gecikmiyor.
      Buranın bir kerameti varmış. Bu kiliseye gelip de bir  dilekte bulunursan, o dileğin mutlaka  gerçekleşirmiş.Akrabalarının tüm dilekleri yerine gelmişmiş..
       Hepsi güzel, hoş da..Şu akrabaların, kilisenin adresini de  doğru dürüst tarif  etselerdi ya..
        Yeldeğirmeninden  çıkalı çok oldu ve biz hala sağa sola adres soruyor, yürüyoruz da yürüyoruz.. Lakin   Aya Ekaterini Ayazmasının ve Kilisesinin yerini  bir türlü bulamıyoruz.
        Yoruldum..Ama hiç çaktırmıyorum.Eva abla ile günlerce yürüsem sıkılmam.Yeter ki o yanımda olsun.
        Eva abla güzel mi güzel.. Alımlı, çekici,havalı, cazibeli, ilgi odağı.. Mahallenin en güzel kızı..
        Ahmet Muhip Dıranas’ın Fahriye ablası vardı ya, ondan çok fazlası bizim için..
        Ben dahil, arkadaşlarımın hepsi ona aşık..
        O evlerinin kapısının önünde ki küçük avluyu süpürürken, bütün arkadaşlar Dani’lerin apartmanının merdivenlerine oturur,  hayranlıkla onu izlerdik.
        Keşke o aynı yaşta kalsa da, biz büyüsek derdik.
        Muhip Dıranas’ın Fahriye ablası nasıl ki bir Erzincanlıya varmışsa, Eva abla da Aleko adlı bir Gökçeadalıya    varacak gibi..
        Bizim mahallede sabah akşam konuşulan mevzu bu..
        Aleko, Panayot amcanın iri yarı kuzeni.. Gökçeada’dan  onu ziyaret için sık gelir olmuştu.
        Panayot amcayı ziyaret  işin bahanesi..Asıl amacı  Eva ablayı uzaktan kesmek..Punduna getirip bir köşeye çekmek..Sonra da filmlerden duyduğu güzel lafları ona söylemek..
        Artiz seni..
        Mahallenin bir namusu var di mi?
        O nedenle Aleko denen herifi  dövmek için,  Dani,Setrak,Agop,Andon, Ercüment ile az planlar yapmamıştık.
        Muhitin raconu böyle..
        Lakin Eva abla üzülmesin diye vazgeçmiştik. Heriften korktuğumuzdan değil yani…
        Lakin bir aydır Gökçeada’dan bizim buralara gelmez oldu.
        Evlerin cumbalarından yapılan kadınlar arası istişarelerden edindiğimiz bilgi o ki, araları açıkmış.
        Acaba Kiliseye gidiş nedenimiz o mu? Demek ki bunların işi Allah’a kalmış.
        Gel de sevinme..
        Ben bunları düşünürken, Eva abla hala adres soruyor. Moda Vapur İskelesine kadar iniyor, tekrar yukarı çıkıyoruz.
        Lakin tarif edilen yere geldiğimizde karşımıza hep Moda Park Lokantası yazılı bir yer çıkıyor.
        Adres doğru olmasına doğru da, ortada kilise falan yok.      
        Lokantanın sağına, soluna, yukarısına, aşağısına bakıyoruz.Tarife göre burada olması lazım.
        Tekrar Moda İskelesine yürüyor,deli danalar gibi dolaşıp duruyoruz.
        En sonunda lokantaya sormak geliyor Eva ablanın aklına…
        Lokantadan içeri girip biraz ilerliyoruz.Kucağında büyücek bir tepsi ve içinde koca et  parçaları bulunan birini görüyor ve ona kiliseyi soruyoruz. Adam biraz suratsız…
        “Gir içeriye..Peşimden bahçeye doğru gel.Sana orada göstereyim”  diyor.
         Eva abla ürküyor, elleri ile ağzını kapatarak bir sessiz çığlık atıyor.Sonra da elimden tutuyor “Çıkalım buradan “ diyor.Ben  neden burada olduğumu kanıtlamak için “Korkma” diyerek Eva ablanın önüne geçiyorum.
        Adam elinde et dolu tepsi ile durmuş, hala bize bakıyor.
        “Kiliseyi sormadın mı? Ne dikiliyorsun orada.Geleceksen gel” diye bir de posta koymuyor mu?
        Eva abla bu kez kararlı.. Elimden çekiştirerek kapıya yöneliyor.Tam çıkacakken “Kimi soruyorlar?” diye gür bir ses geliyor, arkalardan bi yerden..
        Dönüp sesin geldiği yere baktığımızda, epey ilerde balık ayıklayan, sebzeleri temizleyen, soğan, patates,  soyan bir grup çıkıyor.
        Bir de ne görelim? Aralarında tanıdık biri yok mu...Soruyu  soran kişi de  o…
        Kaptan amca..
        Hani her Pazartesi ve Cuma günü evde temizlikçi kadın çalıştığından, evde oturmayıp Koço’nun meyhanesine takılan komşumuz vardı ya... İşte o..
        Lakin içmiyor, resmen çalışıyor.
        Eva’yı görünce temizlediği balığı yere bırakıyor.
        “Hayırdır ..Ne işin var senin burada ?”
        Aya Ekaterini Kilisesini  aradığımızı, tarife göre buralarda bir yerde olması gerektiğini,lakin bir türlü bulamadığımızı söylüyoruz.
        Gülüyor.
        “Doğru yerdesiniz” diyor.”Kilise burada..”
        Meyhanenin içinde kilise…
        Dalga geçiyor diye düşünüyoruz.Mahalleyi işlettiği çok olmuştur.
        “Evet meyhanenin içinde kilise..Dünyada tek..”
        Aşık Nesimi yaşasaydı , onun yaşamına ne kadar kolaylık getirirdi bu iş...Ne demişti ozan?
        Gah giderim medreseye,
        Hu çekerim hak için.
        Gah giderim meyhaneye,
         Dem çekerim aşk için.
        Günah benim kime ne?
        Kaptan amca nasıl gideceğimizi de tarif ediyor ve arkasından ekliyor.”Duanızı edin, dileğinizi tutun ve yukarı gelin.Misafirimsiniz “
        Kaptan amcanın dediği gibi önce lokantanın bahçesine çıkıyoruz..Mutfağın hemen yanından, tuvaletlerin olduğu tarafa dönüyoruz.Yüzümüzü deniz tarafına veriyoruz..Küçük bir demir parmaklık görüyoruz.Sağ tarafta bir merdiven var..İki basamak düz sonra beş, altı basamak sağa doğru iniyoruz. Ayazmanın kapısı çıkıyor karşımıza.
        Şükür kavuşturana..Onca yol, onca zamandan sonra kiliseyi buluyoruz.
        Önünde bir kalabalık, bir kalabalık….
       Moda’nın Rumları her Pazartesi gelirlermiş ya buraya..
        Ne Rum’u? Yetmiş iki buçuk millet burada..
        Epey bekledikten sonra sıra  bize geliyor. Dışarıdan bakıldığında küçücük ve loş bir oda görünüyor..Yanan mumlar var içerde... Ben önce girmek istemedim.Çok loş ya..Ama  Eva abla ısrar edince içeri giriyoruz. O kadar küçük bir yer ki şişman Sotiri teyzeden iki tane olsa, buraya sığmaz.Dikkatimi çeken ilk şey odada bulunan bir çeşme..Burada yaşayan biri mi var diye düşünüyorum.
        “Ayazma” diyor Eva abla.” Kutsal su o “
        Üzeri mermer  taşlarla kaplı masada,iki tane içi kum dolu, dikdörtgen kutu var. Mumlar oraya ziyaretçiler tarafından dikilmiş ve hala yanıyor.
        Ben yanan mumlardan birini üfleyerek söndürüp, sonra da bir dilek tutup tekrar yaksam diyorum.Eva abla elime vurarak mani oluyor.
       Çantasını açıyor ve içinden dört tane mum çıkarıyor. Rumca bir şeyler söylüyor.Sesi fısıltı halinde çıkıyor. Duvardaki resimlere göz atarken birden ses tonu yükseliyor.Müzikal bir tonda konuşmasından dua ettiği belli oluyor. Sonra iki adet mumu yakıp  kuma dikiyor.       
        Nedense Eva abla resimlere bakana kadar,duvardaki resimler dikkatimi çekmemişti..Halbuki ilk gözüme çarpan resimler olmalıydı.Çünkü, küçücük odanın duvarı  yokmuş da, resimlerden duvar örülmüş gibi..
        Tam  karşımızdaki  büyükçe resmin  çerçevesi  sanki kıymetli bir madenle işlenmiş…Resme dikkatlice baktığımı görünce Eva abla kulağıma fısıldıyor..
        “Aya Ekaterini ikonası bu işte”
        “İkona? ”
        ”Yani kutsal resim..”
        Bana da iki mum veriyor.
        “ Hadi dua edelim.   Çocukların duası daha çabuk kabul olurmuş.Ailen için de dilek tut ve dua et. Bir de de ki; Eva ablanın da dileğini kabul et Allah’ım. Bunu tüm yüreğimle istiyorum de”
        Onun ne dilediğini, ne istediğini bilmiyorum sanki..
         İşim gücüm yok ta, Eva abla Gökçeadalı  ile evlensin diye bir de dua edecektim ve dilekte bulunacaktım ha..Hadi oradan..
        Ona aşık olduğumun farkında bile değil..
        Ona hayranlıkla bakışlarımdan hiç mi anlam çıkartamıyor?
        Anlasa , o Aleko denen kazma ile barışması, ya da tekrar bir araya gelmesi veya ne bileyim işte evlenmesi için benim dua etmemi ister miydi.?
        “Ediyor musun?” dedi.
        Başımı evet anlamında aşağı yukarı salladım.
        Yalan da söylememiştim. Çünkü gerçekten dilek tutmuş ve dua etmiştim,  
         Lakin, Eva abla için diil..       
         Anneme  ve babama sağlıklı bir ömür dilemiş ve Fenerbahçe şampiyon olsun diye dua etmiştim.
        Kiliseden lokantaya doğru, merdivenlerden yukarı çıkarken, aşağıda ki kadınların aralarında konuşmalarını duyuyor, daha da seviniyor, artık Eva abla sadece benim aşkım diyorum.

        “Genç kızlar! Sakın sevgilime kavuşayım diye dua falan edip, dilek tutmayın ha..Aya Ekaterini sevdiğine  kavuşamamış.Eğer sevgiliye kavuşmakla ilgili bir dilekte bulunursanız, asla kabul olmazmış..Bilesiniz..”

11 Mayıs 2014 Pazar

İZZETTİN SOKAĞINA PAZARLIKSIZ SEVGİ SIKILMIŞ BU SABAH (1950 - 1960)

        Sabah kahvaltısı yapılmış.Masa toparlanmış. Bulaşıklar yıkanmış.
        Elinde demli bir çay bardağı, parmaklarda Gelincik ya da Bahar sigarası..
        Sabah keyfi..
        Annem, cumbanın köşesinde ki  sultan koltuğuna  oturmuş..
        Tanıdık bir sevgi ifadesi de onun yüzüne oturmuş.
        Evet, biliyorum bu ifadeyi..  Annemin yüzünden bu sabah annelik akıyor.
        Yan komşunun  cumbasına bakarken gözleri kısılmış, aynen bir Uzak Doğu’lu gibi, gözleri ile gülüyor..Dudaklarda mütebessim bir çizgi, yüzde bir nur, bir ışık..
        Belli.. Çok mutlu..Ve bu mutluluğunu paylaşacak birini arıyor.
        Biliyor, mutluluk paylaşılınca güzel, çok daha güzel..
        Yan evin cumbasında,  paylaşımcı komşumuz  da kendi sultan koltuğuna kurulmuş.
        Arus teyze..
        O da annemin fotokopisi gibi..
        Belli ki bu sabah çok sevindikleri bir şeyleri üleşecekler.
        Cumbaların yan pencereleri açıldı.Annem elinde çay bardağı olduğunu unutmuş, el kol hareketleri ile çayı döke döke hararetle konuşuyor,
        ” Eva dün ne kadar mutluydu di mi? Kız, delikanlı ile tanışır tanışmaz aşık olmuş besbelli. Dün bana iki saat çocuğu anlattı durdu.”
        Arus teyze müjde mi isterim der gibi..
        “Delikanlı, Panayot efendinin  kuzeni..Gökçeada’da oturuyormuş..Dayısını ziyaret etme bahanesi ile Eva’yı görmeye gelmiş. Efendi bi çocuğa benziyor.Yakışıklı da sayılır”
        “Ah Arus..! Keşke akşam yanımızda olsaydın. Eva çay yaparken  Rumca  aşk şarkılarını o kadar güzel söylüyordu ki.. ”
        “Aşk şarkıları mı söylüyordu? Kız sen Rumca biliyor muydun?”
        “Yoo, nerden bileyim..Ama müzik aşk kokuyordu.Yüreğim iyi koku alır.”
        “Eva çocuğun üzerinde nasıl bir izlenim bıraktı acaba?  Bizim kız bu kadar deli divane olduğuna göre herhalde bir ışık verdi kıza”
        “Çok zarifsiniz ,demiş.Sizi tanıdığıma çok sevindim , demiş.Ada’dan dayımlara geldiğimde artık burada benim de bir arkadaşım oldu , demiş. Demiş de demiş işte..Sence ışık için bu kadar voltaj yetmez mi?”
        “Yetmez olur mu? Sevgi sözcükleri uçuşmuş havada desene..Daha ne olsun..İnşallah sonu hayırlı biter”
        “Valla bitmezse biz biteriz.Yüreğimiz kararır, uykularımız kaçar.Zaten dün gece uyudum mu uyumadım mı belli değil.Herhalde birkaç gün içinde Gökçe adadan buraya iyi bir haber uçar..Bu kadar mutluluğu çok görme Allah’ım bize”
        Az sonra soldaki evin cumbasından Raşel teyze gözüktü “Aç pencereyi “ diyerek..
        Onun yüzü de fotokopi idi.Aynı sevecenlik, aynı mutluluk, bir sevgi,bir heyecan..
        Yan yana üç adet cumbalı evin tam ortasındakine  kurulmuş olan annem, Arus teyze ile Raşel teyzenin konuşmalarını  birbirine ileterek, aynı zamanda ilk kablosuz iletişimi de sağlamaya başlamıştı.
        Biliyorum,  az sonra Nermin teyze de konuşmalara katılmak için evden çıkacak ve o sırada kimin kapısı açıksa oradan içeri dalacak.
        Ev sahibinin boş olan çay bardağını da alacak ve mutfağa girip çayları tazeleyecek.
        Sonra da sevgi sözcüklerine o da eklemeler yapacak.
   
        Pazarlıksız sevgi ne güzel bir şey..
        Eva bir komşu kızı.. Kan bağı yok..Kız alıp vermeden ötürü akrabalık da yok..Lakin mutluluğu paylaşmak için illa da bunların mı olması gerek..Dost olmak, komşu olmak yetmiyor mu?
        Eva mutlu..Ama annem, Arus teyze ve Raşel teyze daha da mutlu..
        Pazarlıksız sevgi iyi huylu bir virüs gibi, insandan insana bulaşıyor olmalı..
        Sabah kalktığında insanlar sevgiden bahsediyor,aşktan konuşuyor,mutluluklar dileniyor.İki insanın birbirini sevme olasılığından dahi kendilerine mutluluk payı çıkarıyorlar.
        Hiçbir peşin hüküm olmadan,gizli hesaplar peşinde koşmadan, çıkarsız, art niyetsiz …
        Başkası başkasından hoşlandı diye, hatta hoşlanacak diye sevinmek..Ne güzel bir duygu..
        Pazarlıksız sevgiyi öğreniyorum konuşmaları dinleyerek…
        Sevgi denen şey tekil  olmazmış.
        Ağacı sevmeniz için o ağacın olması gerekir.Çiçeği sevmek için çiçek, minicik bir kediyi sevmeniz için de karşınızda bir kedi ..Hem de minicik..
        Paylaşılmayan sevgi olur mu?Seven insan şair olur, şiir yazmaya çalışır çoğu kez..Herkes aşkını, sevgisini duysun diye.Güfte olur bestelere “Bir şarkısın sen, ömür boyu sürecek” densin diye..
        Paylaşınca sevgi çoğalır da çoğalır.Mutluluk getirir.Mutlu olan da, herkesin mutlu olmasını ister.
        Sevgi yüklenmiş insan, o güne kadar anlamadığı, kavrayamadığı,tatmadığı, görmediği, hissetmediği şeyleri  daha kesif, daha koyu algılar.Dili tatlı olur, yılanla sohbet edecek kadar..
        Dedim ya öğreniyorum pazarlıksız sevgiyi onları dinleyerek..
        Bu sabah İzzettin sokağına pazarlıksız sevgi sıkılmış.. Rıhtım’dan Havra’nın ötesine kadar sevgi kokuyor.
        Sırtında ki değneğe astığı iki tepsi Silivri yoğurdunu sokak sokak dolaşarak satmaya çalışan yoğurtçu Rıza efendi mutlu bu sabah..
        Tepsisinde yirmi çeşit renkte macun bulunan Osman efendi, tahta çubuklara macunu sarıp çocuklara uzatırken mutlu..
        Köşedeki arsada, toprağa oturmuş, bakır tencereleri kumla ovalayarak pasını temizleyen kalaycılar mutlu..
        Seksek oynayan kız çocukları, dokuz taş ya da uzun eşek oynayan erkek çocukları  sokağı saran sevgi kokusundan nasiplerini almışlar..Onlar da çok mutlu..
        Herkes mutlu..
        Ya da cumbadan  hayat öyle görünüyor bu sabah…


5 Mayıs 2014 Pazartesi

YELDEĞİRMENİ HAFİYELERİ VE SALACAK CİNAYETİ (1950 - 1960)

          Bahçedeki horozumuz, tüm iyi niyetli çabalarına ve horoz üstü gayretlerine rağmen mahalleyi uyandırma görevini bir türlü yapamazdı.
         Çünkü mahallenin doğal bir çalar saati vardı.
         Gazete dağıtıcısı Mustafa…
         Horoz daha ötmeye başlamadan Mustafa mahalleye gelir, “ Yeni İstanbul,Son Posta, Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet  “  diye avazı çıktığı kadar bağırır, koltuk altına sıkıştırdığı onca gazeteyi kapılara bırakırdı.
        Hoş, her eve hangi gazeteyi  bırakacağını bildiği halde neden öyle bağırırdı ki?  Bizim horozla aralarında gizli bir rekabet mi vardı, diye düşünür dururdum.
         Gazete müvezzi deyip geçmeyin Mustafa için..Son günlerde en aranan figür olmuştu.
         Bir kaç gündür,bütün sokak,  giyinmiş kuşanmış şekilde  onu kapılarda bekliyordu.
         Çünkü gazetelere göz atmadan hiç  kimse işe gidemez olmuştu.
         Hatta, Mustafa biraz geç kalsa, sokak ahalisi köstekli Nacar marka saatlerini işaret ederek, neden  geciktiğini  sorgulamaya başlamışlardı.
         Bu durumdan çok rahatsız olan Mustafa köstekli saatleri görünce kızıyor, 
         “ Haberleri kovala,topladıktan sonra matbaaya koş, mürettiphaneye gir,kurşunları yerleştir,sonra dizgi,baskı derken haliyle biraz geç kaldım.N’apiim, onca gazeteyi tek başına basmak kolay iş değil.“ şeklinde söyleniyor, arkasından “ Sanki gazeteleri ben  basıyorum be “ diye bağırıyordu.
         Bakkal Panayot amca, Rıhtım’dan Havra’ya kadar kapılarda bekleşen mahalleliyi işaret ederek,
        “Ulan ne bozuk atıyorsun? Cumhur Reisi Celal Bayar’ı, Başvekil Adnan Menderes’i  bile bu kadar kalabalık karşılamıyor.”diye ona ayar vermeye çalışıyordu.
         Aslında Mustafa o günlerde çok ta geç kalmıyordu.Mahalleli ,olması gereken zamandan çok önce kapılara çıkıyor ve üçer beşerlik gruplar oluşturarak hararetli açık oturumlar yapıyorlardı.
         Onları bu kadar erken saatlerde sokağa döken sebep bir cinayet haberiydi.
          Salacak cinayeti..
          Bu sıcak Ağustos ayında, bir ortadan kaybolma hikayesi bütün ülkeyi ayağa kaldırmıştı.
           Elif Gülcan adında otuz yaşlarında genç bir kadın, yanına on yaşındaki kızını,yedi yaşındaki oğlunu ve komşusunun küçük kızını da alarak öğle saatlerinde evden çıkar.
          Ancak çıkış o çıkış..Elif Gülcan ve çocuklar, o akşam eve dönmezler.
         Beyoğlu semtinde bir sinemada biletçilik yapan eşi , karısı ve çocukları eve dönmeyince, bu kaybolma olayını  polise bildirir ve haber bütün gazetelerde manşete taşınır.
          Görgü tanıklarının verdiği bilgilerden yola çıkan polis, Elif Gülcan’ın yanındaki çocuklarla birlikte Salacak’tan  bir kayığa bindiğini öğrenir.
           Yaz günlerinde,  Kadıköy – Haydarpaşa ve  Eminönü-Karaköy  arasında kayıkla hafif yük ve yolcu taşımacılığı rağbette olduğu gibi, Salacak ile Sarayburnu arasında da bilhassa vapuru kaçıranlar için  kayıkla, karşıdan karşıya yolcu taşımacılığı yapılıyordu.
          Elif Gülcan ve çocuklar en son kayığa binerken görünmüşlerdi, lakin daha sonrası için hiçbir bilgi ve bulgu yoktu. Sadece Salacak kayıkhanesinden sandalcının kimliği tespit edilebilmişti.
          Cankurtaran semtinde oturan Kandemir adlı biriydi. Ancak o da, sandalının battığını, bu nedenle hiç işe çıkmadığını iddia ediyor ve günlerdir Sarıyer’de sandal  yaptırdığını söylüyordu.
          Tüm ülke kadın ve çocuklara ne olduğunu merak ediyordu.
          Yer yarılmış da içine girmemişlerdi ya..
          Bütün Türkiye ayağa kalkar da bizim İzzettin sokağı meraklıları durur mu?
          Başta dedem olmak üzere, Moiz,Kirkor,Agop,Hristo,Hakkı,Panayot,Orhan ve Yani efendiler, hepsi birer polis hafiyesi kesilmişti.
         Sabah erkenden kapıya dökülmelerinin nedeni, gece düşündükleri tahminleri komşularla paylaşmak, ama olayı ilk çözen olmaktı. Ne geçecekse ellerine..
          Moiz efendi ilk kanaatini söyleyen oldu sabah sabah..
          “İfadeye bak.Kayığı batmışmış..Nerde battı be? Ne zaman battı? Polis bunu neden araştırmıyor?”
           Orhan efendi ona hak verdi.
          “ En son bu herifin sandalında görülmüş kadıncağız.Daha sonra gören yok.Bence katil bu kayıkçı…Kadın ve çocukları öldürdükten sonra, en büyük delili yok etmek için garanti kayığı batırdı.Katil ayan beyan belli.”
           Bütün mahalle Orhan efendiyi onayladı.Herkes kayıkçının öldürdüğünde hemfikirdi.Sadece nasıl ve niçin öldürdüğü konusunda aralarında fikir anlaşmazlıkları vardı.
          Ama ta ki olaya Kaptan amca müdahil olana kadar..
          Kaptan amca tam karşımızdaki evde oturuyordu.Eşini kaybedeli çok olmuştu.Tek başına yaşardı. Çok içki içtiği söylenirdi, lakin onu hiç sarhoş gören olmamıştı.  Pazartesi ve Cuma günleri dışında evden dışarıya çıkmazdı.O günlerde de, eve temizlik yapmaya gelen kadınla aynı mekanda yalnız kalıp, yanlış anlamalara mahal vermemek için  Moda Vapur İskelesinin hemen yanında bulunan Moda Park Lokantasına , ya da bilinen adıyla Koço’nun Meyhanesine giderdi.
          Evde kaldığı sürece hep kitap okuduğu bilinir,bu nedenle sözü dinlenir, fikirlerine danışılırdı.
          Kaptan amca o sabah konuşulanlara hiç ses çıkarmadan  kulak misafiri oldu.
          Mustafa gazeteleri dağıtmaya başlamıştı.Dedem mavi renk başlıkla çıkan tek gazete olan Yeni İstanbul okurdu.Panayot efendi Milliyet, Orhan efendi Son Posta gazetelerini eline aldığında hemen hepsi konuşmadan ilk sayfaya göz atmaya başladılar.
          Elinde Cumhuriyet gazetesi ile Kaptan amca, gazetesine göz atmak yerine hala grubu süzüyordu.
          Gazete almak gibi bir huyu olmayan Moiz efendi, her zaman yaptığı gibi, kısa boyunu parmak uçlarında yükselterek,insanların burnunun dibine giriyor, gazetelerin röntgenini çekiyordu.
          İlk konuşan da yine o oldu.
          “ Katil hala bulunamamış be kuzum.Kayıkçı da hala tutuklanmamış.Biz buradan bile katilin kayıkçı olduğunu tespit ettik, koca polis hala ne bekliyor ki?”
          Hemen herkes gazetelerden bir an başlarını kaldırıp, üstüne üstlük yukarı aşağı da sallayarak  Moiz efendiye hak verdiler.
          Bir kişi hariç…Kaptan amca..
          “ Bakıyorum da hepiniz hafiye kesilmişsiniz.Lakin hiç polisiye kitabı okumadan, bilakis Şerlok Holmes kitaplarını yutmadan polis hafiyesi olunur mu? Cinayet hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadan fikir yürütüyorsunuz. Ama hepiniz yanılıyorsunuz.”
          Herkes başını gazeteden kaldırıp Kaptan amcayı dinlemeye başladı.
          “ Biraz polisiye roman okusaydınız, katilin asla en çok tahmin ettiğiniz kişi olamayacağını da bilirdiniz.Bütün deliller sizi katil olarak Salacak-Sarayburnu seferini yapan kayıkçıya götürüyor ise bu bir yanıltmaca, yani hedefi şaşırtmacadır.Katili başka yerlerde arayacak, başka kişilerden kuşku duyacaksınız.”dedi ve gruplara küçümseyici bir gülücük atarak evine girdi.
          O akşam dedem eve geldiğinde elinde bir kitap vardı. Siyah zemin üzerine sarı harflerle “Dünyanın en meşhur polis hafiyesi” yazısı, kitabın en üzerinde yer alıyordu.Hemen altında sarı zemin üzerine yeşil harflerle kocaman Şerlok Holmes  başlığı vardı. Sağ köşesine ise avcı şapkası giymiş, ağzında pipo ile yandan bakan bir adam resmi oturtulmuştu.Kitabın adı da “Kırmızı saçlılar cemiyeti ve beş portakal çiçeği” idi.
          Diğer komşuların da çeşitli Şerlok Holmes kitapları ile eve döndüğünü, babamın anneme söylediği şu cümlelerden öğredim
          “ Bizim sokağa bi haller olmuş ya.. Herkes elinde kitaplarla dolaşıyordu.Moiz efendinin elinde de kitaplar gördüm.Bedava kitap falan mı dağıttılar ne?”
          Ertesi sabah yine erkenden  kapılara çıkılmış, gazete dağıtıcısı Mustafa bekleniyordu.
          Ancak bu kez kimse Salacakta ki kayıkçının adını ağzına almıyordu.Belli ki akşam hepsi  aldıkları polisiye kitapları yemiş yutmuşlardı.
          Kirkor efendi uşaktan, Hristo efendi bahçıvandan, Panayot efendi şoförden kuşkulanmaya başlamışlardı. Lakin ortada ne uşak, ne bahçıvan, ne de şoför diye birileri vardı.
          Orhan efendi  “ Olay mahalline gitsek, bir sigara izmariti bile bulsak bu olayı “şıp” diye çözeriz ” diyordu.
         Hatta Panayot efendi kendisine görev verilse,  sigara külünden bile delillere ulaşacağını iddia etmeye başlamıştı.
         Öylesine hafiyelik yani..
          Hakkı efendi “ Kocası öldürmüş olmasın “ diye bir iddia ortaya attıysa da Hristo efendinin ”Gencecik kadın öldürülür mü hiç? Yaşlı olsa neyse de..” muhalefeti ile karşılaştı.Hristo bu lafı  söylerken bir yandan yaşlı karısının  balkonda olup olmadığını da uyanıkça kontrol etti.
          Agop efendi kadının komşu çocuğunu niye yanına aldığını merak ettiğini söyledi. O çocuğun yakınlarından yola çıkılmasını önerdi.Bu sayede yeğen, kuzen,yenge, elti gibi potansiyel katil tiplemelerine ulaşmak mümkün olabilirdi.
          Bu tartışmalar sürerken gazeteci Mustafa’nın “Yeni İstanbul,Son posta, Milliyet” diye bariton sesi duyuldu.
         Hepsi gazetelere saldırdı.
         İlk sayfayı saniyede okudular.Okumasına okudular da hepsinin yüzü limon yemiş gibi oldu.
         Sonra da,“Tıp” oyunu oynuyormuş gibi öylece donup kaldılar.
         Dedemin yüksek sesle gazeteyi okumaya başlaması ile sadece kafalar o yöne döndü, lakin vücutları hala “Tıp” oynuyordu.
         “ Salacak canavarı kayıkçı Kandemir Sipahipala, Sarıyer’de bir balıkçı barınağında yakalandı ve suçunu itiraf etti. Katil olayı şöyle anlattı.”Kadın ve çocuklar sandala bindikten sonra Kız Kulesi açıklarına geldik. Hafif rüzgardan ve sandalın  sallanmasından ötürü genç kadının etekleri açılıyordu.Çok tahrik olmuştum. Ona ilişki teklif ettim.Kabul etmedi.Çocukların yanında böyle bir şey yapmak istemediğini düşünerek iki küçük çocuğu denize attım.Sonra da kadın ve büyük kızına saldırdım.Zorluk çıkarınca korktum.Bu kez  ikisini de denize attım.Ancak bana denizde yalvarmaya başladılar.Bu kez ne istersem yapacağını söyleyince kadını ve büyük kızı tekrar sandala aldım. İkisine de tecavüz ettim.Sonra da geride delil bırakmamak için onları tekrar denize attım.Yüzme bildikleri için yüzüp, kayığın kenarına tutunuyorlardı. Kafalarına kürekle vurarak öldürdüm.Kayığımı Moda’ya çektim.Orada batırdım ve yüzerek kıyıya çıktım.Arkadaşlarıma sandalın battığını söyledim.Çok pişmanım.”
          Mahalle sus pustu.
          En şüpheli kişi olan kayıkçı Kandemir katil çıkmıştı. Kimse kabul etmek istemiyordu. Mahalleli arasında ”Hedef saptırma “ diyenler oldu. Geçtik bahçıvanı, uşağı, şoförü..Kadının kocası bile katil çıksa, mahalleli razı olacaktı. Onca polisiye romanı boşuna mı okumuşlar, sular seller gibi ezberlemişlerdi.
        Salacak canavarı Kandemir idama mahkum edildi..Ancak halkın linç etme girişiminden ürken savcılık, idamı Beyazıt ya da Eminönü meydanında halkın önünde yapmadı..


        Dört yıl sonra, yani 1962 yılının Aralık ayında, Sultanahmet cezaevi avlusunda Kayıkçı Kandemir Sipahioğlu idam edildiğinde dahi, bizim Yel değirmeni İzzettin sokağı hafiyeleri,hala bu işte bir şaşırtmaca olduğunu iddia ediyor, çok daha gizemli ve kimsenin tahmin edemeyeceği bir katil arıyorlardı.