19 Mayıs 2014 Pazartesi

BİR ÇOCUKLUK AŞKI------EVA ABLA----( II.Bölüm )…….1950-1960


      AYA EKATERİNİ KİLİSESİ DİYE ÇIKTIK YOLA 
      KOÇO’NUN MEYHANESİNDE  VERDİK MOLA
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
        Aya Ekaterini Ayazma Kilisesinde dualar edip, dilekler tuttuktan sonra, merdivenlerden yukarıya doğru çıkıyoruz.
        Mecburi istikamet…Kilise üstü meyhane...
        Dünyada tek...
        Koço’nun meyhanesinin bahçesindeyiz.
        Kaptan amca kırmızı bir şarap açmış, ufak ufak yudumlayarak bizi masada  bekliyor.
        Mahallenin en havalı, çokça aristokrat, herkese biraz tepeden bakan kişisi olur kendisi...
        Lakin biz onu, beline önlük takmış vaziyette, mutfağın önünde balıkları temizlerken yakalamıştık.
        Elde kanlı bir bıçak, üzerinde lekeli önlük, boyunda bir kravat..
        Karizmada hafif bir hasar oldu. Bundan son derece rahatsız olduğundan eminim.
        Bizi masaya davet etmesinin altında, bunun nedenini açıklama mı yatıyor diye düşünürken, mükemmel bir diksiyonla mutfağa doğru seslendi.
        “Stelyo , Aganaş… Nerdesiniz? Duyuyor musunuz beni?”
        İki adam, mutfak tarafından “ Buyur Kaptan “ diye masaya  koşarak geldiler.
        “Donatın şu masayı..Sokağımın gençleri gelmişler. Şeref misafirim olacaklar.Sabahtan beri çalıştırıyorsunuz zaten beni..Çalıştığım kadarını düşün hesabımdan”
        “Senin çalışmanı paraya vuracak olsak, dükkanı satmakla ödeyemeyiz be Kaptan..Dükkan senin.”
        Cevap tam istediği gibi gelince mutlu oluyor.
        “Çocuklar, bu bey Stelyo Mavros..Bu bey de Atanaş Cano..Çok sevdiğim iki arkadaşım..Koço hakkın rahmetine kavuşunca, ta Gökçeada’dan kalkıp buraya geldiler, meyhanenin yeni sahipleri oldular.Gökçeada nire, Kadıköy nire..Akıllı adam oldukları, beni bile Pazartesi  ve Cuma günleri beleşe çalıştırmalarından belli değil mi?   ”
        Gökçeada denilince Eva Abla'da bir heyecan,bir coşku...
         Stelyo Mavros’a ve Atanaş Cano’ya  öyle bir bakıyor ki sanki karşısında Aleko var. Gözleri ile Ada’nın havasını  koklamaya çalışıyor... Nasıl olacaksa?
         Lokantanın patronları kendi elleri ile masaya servis yaparlarken Kaptan amca Eva’ya
        “Kadıköy’de onca kilise varken, neden burayı  ziyaret ettiğini merak ettim” diye bir soru sordu.
         ”Aya Ekaterini hakkında senin bildiğin bizim bilmediğimiz farklı bir hikmet mi var? “
        “Sanmıyorum..Tüm bildiklerim, Moda'da oturan akrabalarımın anlattığı kadar.”
        “Ne anlattılar?”
        “Burada dua eder, mum dikersem, tuttuğum dilekler bir süre sonra mutlaka ama mutlaka  gerçekleşiyormuş”
        “Bu kadar mı? Bizim Yel değirmeni  Agios Yiorgios Kilisesinde dilekler ret mi ediliyor? Orada ret ediliyorsa, burada, yani Aya Ekaterina’da neden kabul ediliyor? Hakkında en ufak bir bilgi sahibi olmadan, o dedi bu dedi diye gel dilek tut.İnsanoğlunu kandırmak ne kolay..”
        Eva abla,bu kadar az bilgiye sahip olmanın verdiği mahcubiyetle,utangaç bir şekilde başını deniz tarafına çevirdi..
        Stelyo servisi yarım bırakarak öteki garsonları çağırdı. Ellerini masaya dayadı.Eva’ya döndü.
        “Siz bakmayın Kaptan’a..Dua etmek için çok şey bilmenize  gerek yok.Nerede değil, kime dua ettiğiniz önemlidir.Onda inanç falan yoktur.İnançlı olmak güzeldir.İnsanın çaresiz kaldığı zamanlar vardır. Yanında kimseyi bulamadığın günler olur.İşte inanç o zaman yanında olan tek dosttur.O nedenle Tanrı dualarınızı kabul etsin.Siz gelmeye devam edin bence”
       ”Onun derdine Aya Ekaterini deva olamaz ki..” dedi Kaptan.
        Eva bu söze  biraz bozulur gibi oldu.Ne patavatsız bir adamdı şu Kaptan amca..”Dertli olduğumu nereden biliyorsunuz ki” gibi sadece kendisinin duyacağı şekilde fısıldadı.Bozulmayı hisseden  Stelyo hemen tamirata girişti.
       “ Ama fazla bilginin de kimseye zararı olmaz.Aya Ekaterini’yi anlatmamı ister misiniz? Nasıl bir mucize olduğunu görür, hayata hep pembe bakmaya devam edersiniz. Önemli olan umudu kaybetmemek”
        “Ben anlatayım “dedi Kaptan.”Sen işine bak”
        “Sen şimdi olayı, kendi dünya görüşünle  anlatırsın.Elimle tuttuğum, gözümle gördüğüm diye girersin lafa, hanımefendi geldiğine geleceğine pişman olur.Senin misafirlerin benim de misafirlerim sayılır.Müsaade eder misin anlatayım”
       “Buyur.Lakin arada sırada girerim lafa..”
       Şarabından sadece bir yudum aldı.Ağzında yuvarladı.Kırmızı şarap güzel olmalı..Stelyo’da kendine bir kadeh şarap koydu.Eva’ya döndü.
       “Dorotea , sizin  kadar güzel bir kızmış. Güzel olduğu kadar da aydın...Felsefe tahsil etmiş., Matematik, astronomi eğitimi de almış.Yunan filozoflarının hakiki Tanrı üzerine yaptıkları çalışmaları   da çok incelemiş. İnsan eliyle yaptırılan putlara tapınmaya, hele Kral’ın o putlara  kurbanlar adamasına son derece tepki duymaya başlamış. Okudukları ile Kral’ın eylemlerini karşılaştırdığında büyük çelişkiler görüyormuş.Bu sırada bir rahiple karşılaşmış. Dorotea, bu rahibin konuşmalarından etkilenerek İsa’ya inanmış, vaftiz olmuş ve Ekaterini adını almış. Bundan sonra daha büyük bir inançla zalim ve gaddar Kral Maksimius’a karşı çıkmış. Hem de tek başına .. Bu arada yanına halk kitlelerini de çekmeye muvaffak olmuş .Bunun üzerine Kral, onun yanına elli tane hatip göndermiş.    “Davandan vazgeç” demiş. Fakat Ekaterina’yı ikna etmek ne mümkün..Gidenler de üstüne üstlük ikna olup Ekaterini’nin  yanına geçmiş. Kral’ı bir panik, bir korku almış.Kendisine olan tepkiler büyüyor,  Ekaterini’nin yanındaki kitle çoğalıyormuş.Bunun üzerine önce baskı yapmaya  başlamış.Ama Ekaterini bana mısın dememiş, mücadelesine devam etmiş.Bu kez işkence faslı başlamış.Her işkence, her baskı Ekaterini’yi daha da mücadele eder  hale getirmiş.Öyle ki bu direniş sayesinde Kral’ın bazı Aristokratları bile saf değiştirmiş.Kral tepkiyi arttırdıkça direniş daha da güçleniyormuş.En sonunda Kralın eşi dahi bundan etkilenmeye başlayınca , Ekaterini’yi yakalatmış ve herkesin gözü önünde başını kestirmiş.”
        Eva abla iki eliyle ağzını kapatıp bir çığlık attı.
        Kaptan amca kırmızı şarabından bir yudum alırken        
       ”Niye çığlık attın öyle? Yoksa sen hala Azize’yi yaşıyor mu sanıyordun?” derken gülümsüyordu.
         Stelyo “Dedim ya siz bakmayın buna..Sıkılmadıysanız anlatmaya devam edeyim”dedi.
        Eva abla “Lütfen” diyerek devam etmesini rica etti.
         “Onun öldürüldüğünü veya onun öleceğini kabul etmemişler. Vücudunun melekler tarafından Sina Yarımadasının en yüksek dağının, hem de tam tepesine götürüldüğüne inanmışlar..Gel zaman git zaman,aradan üç yüz küsur yıl geçmiş.Doğu Roma İmparatoru Konstantin’in  annesi Helene kutsal yerleri keşfetmek için Orta Doğu’yu dolaşmaya başlamış.Kulaktan kulağa dolaşan efsaneleri dinlemiş,rivayetlere kulak vermiş.Tüm bu araştırmaların  sonucunda Sina Yarım Adasında kutsal bir yer olduğunu öğrenmiş.Helene, tespit ettiği bu yere, kendi adını vererek bir kilise yaptırmış.. Daha sonra Jüstinyen İmparator olmuş. Jüstinyen ise bu kiliseyi bir manastıra dönüştürmüş.İşte tam o sıralarda manastırın bir rahibi, Ekaterini’nin naaşını rüyasında gördüğünü söylemiş.Bunun üzerine orası  araştırılmaya, kazılar yapılmaya başlanmış.Rivayet odur ki, kazı sonucunda  naaş bulunmuş ve olduğu yerden çıkarılarak  bu manastıra getirilmiş.Ardından bu manastırın adı da değiştirilmiş ve Helene Kilisesi adı yerine,  Aya  Ekaterini Manastırı adı verilmiş..Aşağıda gördüğünüz ikonun, işte bu azizeye ait olduğu söylenir.Efsane budur hanımefendi.Bilmiyorum iyi anlatabildim mi?Tanıştığıma   memnun olduğumu ifade ediyor, sizden müsaade istiyorum efendim…Sizi Kaptan ile baş başa bırakayım.Tanrı  aslında şimdi size kolaylık versin.”
        “Çok etkileyici bir efsane..Çok ta güzel anlattınız  Bay Stelyo.Ben de memnun oldum”
        Anlatılanları hep küçümseyerek dinleyen Kaptan amca ,araya girmemek için kendini zor tutmuştu.
        “Nihayetinde bir efsane işte..İnancınıza tabi ki saygım var. Lakin bu efsane de,  her anlatanın üstüne kendinden bir şeyler katarak anlattığı,kulaktan kulağa bugünlere gelen bir mucizeler yumağı..İnsanlar gerçek olanı değil de, olmasını istediğini,  doğa üstü güçlerle süsleyip püsleyip  her cümlenin sonuna “miş-mış “ ilave ederek, böyle  efsaneler üretirler. Aya Ekaterini sizce sadece Hıristiyanlığı yaymak istediği için mi onu ölümsüz yapmışlardır, yoksa zalim krala baş kaldırdığı için mi..? Tarih acımasızları minnetle anmaz.Diktatörlerin, zalimlerin karşısında her kim dimdik durursa, halk onun hakkında mucizevi hikayeler üretir.Efsanelerin tümüne bakın.Bir ezen hükümdar ve bir ezilen halk vardır.Bir de ezilmeyen, başkaldıran,karşı koyan, isyan eden , savaşan bir kişi vardır.Yani efsane kahramanı..Acımasız Vali Gessler’e karşı koyan Wiliam Tell, Bolu Bey’ine kafa tutan Köroğlu, Kızılderili efsane Geronimo hepsi  de mucizeler üreten destan kahramanları değil midir? Aya Ekaterini dini bir kişilik olduğu için mucize üretmesi  daha kolay, daha uhrevi oluyor. Hepsi bu..”
        Şarabından bir yudum daha aldı.
        “İnancına sonsuz saygım var.Bunu peşinen söyleyerek şimdi  sana sorayım . Bir insan niye dilek tutar da bir mucizeden umut bekler. Ya şifası olmayan bir hastalığa yakalanmıştır,tıbbın çaresiz kaldığı noktada  derman aramaya gelir.Ya da asla kazanamayacağı miktarda parayı bulmak için..Almıştır bir milli piyango bileti..Çıkma şansın yirmi milyonda bir..Yani şansın mucize..Sözün özü, olması mucize bir dilek  için,aslında olmayan  mucize bir kişiden ,mucize yaratması beklenir.”
        “Ailecek sağlığımız yerinde.Maşallah turp gibiyiz. Para ile de pek işimiz olmaz.Aç değil , açıkta değiliz şükür.Benim de mucizelere ihtiyacım yok Kaptan amcacığım ”
        Kaptan amca teşhisi koymuş doktor edasıyla tedaviye başladı.
        “Geriye ne kalıyor...Gönül işi...”
        Eva abla cevap vermedi.Kaptan amca onun kadehine biraz şarap koydu.
        “Bak kızım “ dedi.”Gönül işinin mucizelere ihtiyacı yoktur.Sevmenin kendisi zaten bir mucizedir.Bir insana tutkuyla bağlanmak, dünyaya ve tüm insanlara onun gözüyle bakmak,nereye bakarsan bak,  karşında hep onu görmek, o olmadan da onunla yatıp kalkabilmek, onsuz onla konuşabilmek mucize değildir de nedir..Seven sadisttir. Sevilmekten, karşısındakinin onun için acı çekmesinden gizli bir zevk alır.Seven mazoşisttir de aynı zamanda… Gereksiz naz ve kaprisler yaparak ayrı  kalmaktan ve işkence çekmekten de inanılmaz bir haz alır.Aynı anda hem sadist hem mazoşist olmak neyle izah edilebilecek bir duygudur? Senin yerinde olsam..”
        “Benim yerimde olsanız? “
        “Yüreğini değiş tokuş yaptığın birine kavuşmak için çözümü Kilisede,Camide,Sinagog da aramam.Sana bir nefes kadar yakında..Gökçeada da..Sevdamı orada ararım.Çünkü sevgi  fedakarlık ister.Ayrıldığında, dönüp de hala arkana bakıyorsan, bil ki ona verdiklerini  iade almak istememişsin demektir. Onun sana verdiklerinin de, sen de kalmasını istemişsindir.Unutma ki alıp verdiğin de sıradan bir organ değil.. Kalp yani yürek…Yokluğu insanı götürür”
        “Aşk acısı çektiğim alnımda mı yazıyor? Siz nereden de biliyorsunuz?”
        “İzzettin sokağının cumbaları ne güne duruyor? Her sabah cumbadan cumbaya ilk havadisleri alıyoruz.”
        “ Ne yani? Benim özelim insanların dilinde mi?”
        “İnsanların dilinde olan özelin değil,mutlu olman..Ayrıca mutluluk da özel değil geneldir.Birinin mutlu olması başkalarının da mutlu olmasına vesile olur. Bir gün dene bunu. .Diyelim ki iyi bir gününde değilsin, mutlu bir insana baktığında istem dışı sen de mutlu bakarsın..Herkesin mutlu olmasından başka insanlar da nemalanır.”
        “Başkalarının mutluluğundan kendine pay çıkarmak…Mutlu olsun diye çaba göstermek...”
        “Bizim de çıkarımız var be kızım…(Güler)..Boşuna yapmıyoruz yani…Ayrıca unutma ki , sadece Stelyo’ da, Cano’da Gökçeadalı demiştim.Hem oradan hem buradan  hava hasret kokarsa , o kokuyu bizim de duymamamız imkansız. Kaldı ki hasret kokusu güzeldir.Lakin o kokuyu herkes duymaz.Karanfil değildir, gül değildir. Burnuna dayayıp ta koklanmaz hasret kokusu..Gözler kısılır, derin ama çok derin  bir nefes alınır, verirken ise sanki can gider..”
        “Dış görünüşünüz ile iç dünyanız ne kadar da farklı”
        “Birisi dümenden  diyorsun  yani “
        “Dış görünüşünüze saygı duymak, iç dünyanıza aşık olmak desem…”
        “Birkaç kadeh üzerine bu kadar güzel lafları güzeller güzeli bir kızın ağzından duymak..Kim tutar şimdi beni..Sen iste,Gökçeadayı sırtıma alıp buraya getirir, Haydarpaşa mendireğinin önüne bağlarım.Yeter ki sen iste.”
         Bir hafta sonra idi galiba...
         Eva abla ile yine Aya Ekaterini Kilisesine gittik.
         Koço lokantasına girdiğimizde, karşımıza yine, elinde kanlı bıçak, üstünde kirlenmiş bir önlük,boynunda kravat ile Kaptan Amca balıkları temizliyordu..


         Farklı olarak bu kez yanında Aleko da vardı..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder